Category Archives: Editör’den

Okan Bayülgen-Kral Çıplak

profileGerçek nedir?

Gerçek kimi zaman can sıkıcıdır.

Gerçek kimi zaman ukaladır,adamı deli eder.

Gerçek kimi zaman irrite edicidir.

Gerçek kimi zaman gıcıktır.

Gerçek kimi zaman nefret ettirir.

Gerçek kimi zaman sinirlendirir.

Gerçek kimi zaman kabul etmek istemediğindir.

Gerçek “Hiç sevmedim ben bu işi” demektir.

Gerçek kimi zaman sıradandır,kimi zaman ise son derece sıradışıdır.

Gerçek duymak istemediğindir.

Gerçek intikam duygusudur.

Ama gerçek,

Yadsınamaz ve inkar edilemez.

Gerçek boynunu eğdiğindir.

Gerçek durup düşündüğündür.

Gerçek derin bir iç çekmektir.

Gerçek hakkını vermektir.

Gerçek “hakikaten seviyorum helal be”, demektir.

Gerçek mütevazi olmaktır.

Gerçek önündedir.

Gerçek tam karşındadır.

Gerçek sen istesen de istemesen de oradadır.

Gerçek böyle birşeydir.

Okan Bayülgen gerçektir.Nereden çıktı  şimdi bu? diye soran olur ise…

Dün akşam Okan Bayülgen Kaan Sezyum’u Kral Çıplak’a konuk etmiş.Kral Çıplak en sevdiğim masaldır.Aslında asıl ismi “İmparator’un Giysileri”dir.Birşeyin gerçeği tüm çıplaklığı ile ortada iken koca bir yalana inananlara dair ders verici bir masaldır.Çok severim.Favorimdir.

Okan Bayülgen bu formatla çıktığında da çok akıllıca bulmuştum.

Okan Bayülgen’i çok sever miyim? Bilmiyorum.

Ama gerçek olduğunu biliyorum.Bazen ekranda ona gülümseyerek baktığımı,bazen de “Of gene birşeyler saçmalıyor nereden bulmuş bu cins insanları”, dediğimi,bazense onun baş avukatı kesildiğimi ,onu savunduğumu, ekran gerisinde olsam dahi O’nun yanında olduğumu  biliyorum.

Çünkü Okan Bayülgen gerçektir.İşini iyi yapan biridir,ekrandaki aurası yadsınamaz.İnkar edilemez.Adam talk showların kutsal kitabını yazmıştır.Birçok karmaşık duyguyu size dokunmadan sizinle göz göze gelmeden ekran gerisinde hissettiren biri yeteneklidir.Bu bir gerçek.

Okan Bayülgen son zamanlarda Kral Cıplak’ta yeni tanınan yada az tanınan ama cevher gördüğü insanlara kendilerini ifade etme şansını veriyor.Elindeki gücü ihtiyacı olanlarla paylaşıyor.Bence eş olarak seçtiği bayan ona çok şey kattı.Ona bir pencere açtı.Hava almasını ve dışarıdaki manzarayı izlemesini sağladı.

Şu Pucca denen kızı çıkardı bir keresinde mesela.Ekranda gördüğüm kız biranda bana estetik harikası gibi geldi.Biz bayanlar galiba  önce süzüyoruz şöyle baştan aşağıya.Güzelce bir kız ama doğal değil.Dudaklar yapılmış,burun yapılmış.”Burnu fazla güzel bunun”, dedim içimden.Sonra “Güzel parlak bir bluz giymiş,zevkli kız”, dedim.Garip bir blog ve blog yazılarından  oluşan bir kitap yazmış.Kitapları kızların elinde kapış kapış.Ölüyorlar Pucca için.Twitter yıkılıyor.Aşk hayatını yazmış blogda.”Filancayı gördüm bayıldım, sonra fişmancayı gördüm ona daha çok bayıldım  filancayı unuttum”tarzı yazılar yazmış.Ağda yaptığını falan yazmış.Fazla doğal olması prim yapmış.Kız biraz sevimli,biraz kendi halinde.İnternet yıldızlarından.Eleştirilebilir,övülebilir.Pucca’yı beğenmeyebiliriz ama takdir edilmesi gerek.

Pucca da gerçek.

Onu yaptığını biz yapabiliyor muyuz? Hayır.

O yapmış mı?Evet.

“Sende o cesaret varsa sen de yap!” derler adama.O yüzden haddimi bildim.

Okan Bayülgen bu kızı niye çıkarmış dediğimde önce kızın sevgilisi aklıma geldi. Okan Bayulgen’in ekibindeymiş. Tavşan dişli bir çocuk.Sonra bunun yeterli sebep olmadığına karar verdim.

Kıza çamur atmanın da manası yoktu sonuçta.

Evlenmeden önce gençlik yıllarında daha agresif olan ve insanı ekrana çıkarıp böcek gibi ezen Okan Bayülgen kıza çok anlayışlı davranıyor,avucunda serçe varmışçasına kıza ürkek ve hassas yaklaşıyordu.

Sonuçta çocuk sahibi olduktan ve yaşı erdikten sonra daha mütevazi, daha anlayışlı,daha ılımlı, gençlere rehber, motive eden bir adam olduğuna kanaat getirdim.Çünkü duru bir hayatı var ve duru suda yüzenlerin sergilediği tavırlar bunlar.

Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz.Ve gördüğünüz şey size bir yol çizer.Eylem insanları yön vericidirler.İyi yön kötü yön bunu bilemeyiz.Buna tarih karar verir.Birşey üretir ve eyleme geçerler.

O insanlar gerçeği temsil ederler.Okan Bayülgen gibi.Kraldan çok kralcı değil.Adı üstünde Kral Çıplak.
Sibel Toy-Temmuz 2012

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Editör'den

Değişim-NLP-Davranış Sanatı

Hugh Jackman’a Conan O’Brian soruyor.”Hollywood’un en mütevazi ve iyi kalpli insanısın.Bunu nasıl başarıyorsun” Hugh Jackman cevap veriyor.”Bu işin piri ben değilim, George Clooney.Herşeyi O’ndan öğrendim”

Sonra George Clooney’in ilk karşılaşmalarda insanlara nasıl davrandığını ve durumu nasıl idare ettiğini anlatıyor;

”Bir ortama girer girmez sen fotoğraf çektirmek için ona doğru yönelince senden önce davranır,burnunun dibine kadar sokulur,hatırını sorar,iltifat eder,elini göğsüne koyar ve sen bu vücut temasının sarhoşluğu içinde iken de yanından uzaklaşıverir.Yani sen o sırada ne cep telefonu ile fotoğraf çekmeye vakit bulabilirsin ne de birşeyler konuşmaya cesaret.İşin gerçeği o yanında geçip gittiğinde yüzünde hoş bir tebessümle kalakalırsın”

Düşünsenize elde belkide bir hiçlik ama George ile göz göze gelmenin sana o tattırdığı dayanılmaz haz ve mutluluk.İki tarafında mutluluğu söz konusu. İşte idare etme sanatı.

Bu konu aslında NLP’ye de giriyor.Peki Nedir NLP?Hep duyuyoruz ya..Yaşam Koçlarında NLP sertifikam var diye.

Nöro: Yaşamdaki deneyimlerimizin beş duyumuz aracılığı ile algılanması ve işlenmesi.
Linguistik: Sözlü ve sözsüz iletişim ve davranışlarımız aracılığı ile düşüncelerimizi yansıtma tarzımız.
Programlama: Zihnimizin iç programlarını kullanarak düşüncelerimizi ve iletişimimizi belirlediğimiz ve arzuladığımız hedeflere ulaşacak şekilde düzenlemek.

NLP’nin doğum yeri Amerika.Belli becerilere sahip olan insanlarla ,bu becerilerde uzman olan kişiler arasındaki farkı irdeleyen NLP’nin amacı aslında bir çeşit mükemmel performans elde etmek.Performans da en çok aslında iş hayatında önem arzediyor günümüzde.Bir tür davranış bilimi.

Yani “Siz” deki en iyiyi ortaya çıkarma sanatı.

Mesela iş hayatına bakarsak araştırmalara göre çalışanların hayalkırıklıklarının başında yetki belirsizliği,hedef ve performans konusunda zayıf iletişim ve kaynak yetersizliği gelmekte.İletişim herşey.Ne yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Yaptığımızda ulaşacağımız nokta neresi? Buna uygun muyuz? Bu ve bunun gibi sorulara verilen cevaplar birşeyi tamamlama ve başarma arzusu içinde olan çalışanlar için önemli.Çünkü bu bir takım oyunu.

Birçok çalışan kendilerine verilen görevi yerine getirebilmek için yeterli yetkilere sahip olmaları gerektiğine inanmakta.Takım oyunu burada da devreye giriyor. Yöneticiler çalışanlarla doğru iletişimi kurabilseler ve görevin amacını yani hedefi doğru aktarabilseler çalışanlar da görevlerine özveri ile sarılabilirler.Duygusal ve mental doyum çok önemli.

Aksi halde ufak bir detay gibi gözüken bu tür problemler şirkete uzun vadede zarar veriyor.Çünkü ne yapacağını ve ne yaptığını tam olarak bilmeyen bir çalışan psikolojik bıkkınlıkla başbaşa kalıyor.Emeğine saygı duyulduğundan bile emin olamayan birey bir süre sonra gayret göstermeyi bırakıyor ve verimliliğini kaybediyor.Yaratıcı olmaktan uzaklaşıp ezber iş yapmaya ve bir süre sonra da işinden sıkılmaya başlıyor.

NLP burada devreye giriyor ve bireyi tek tek ele alıyor.Derinine iniyor,ahlakı değerlerini sorguluyor ve bunlara anlamlar yüklüyor.

Sadece iş hayatı değil ilişkilerde de yol gösterici bir vasfa sahip.İlişkiyi nasıl kurmalısınız,nasıl sürdüreceksiniz gibi konularda rehberlik ediyor.Yaşam koçu denen yeni meslek tam da buna yoğunlaşan grup aslında.Hayatta egonuza yenilmeden neyi gerçekleştirmek istiyorsunuz,mesajınızı karşı tarafa nasıl ileteceksiniz,tam olarak ne istiyorsunuz ve ne bekliyorsunuz.Aslında bunun için illa bir uzmana ihtiyacınız var mi diye merak ediyorsanız bence yok.Bu kendini sevmek,kendini keşfetmek ve kendini merak etmekle ilgili.Aslında teknoloji ile donanan hayatımız ruhen bir o kadar fakirleşmiş durumda.Yasam kalitemiz belki yükselmiş olabilir ama sosyal bir varlık olan insanın sosyal kalitesi artık yerlerde sürünmekte.Mektup yazmıyor,aramıyor kim ne yapmış facebooktan takip ediyoruz.

Fatura ve ev,araba kredisi ödeyeceğim diye oradan oraya koştururken uykumuzun ve huzurumuzun kalitesi bile ortada.

Sevdiğimizle iletişim kuramıyor ama tüketen bir varlık halinde sürekli talepkar bir şekilde burnumuzdan soluyoruz.

Peki sonra ne oluyor?

Sonra Aşkım Kapışmak diye bir adamı goruyoruz tv’de.Kaybolduğumuz dünyada bir ışık.Hayran hayran onu izliyoruz.Aslında bildiğimiz şeyleri bize hatırlatsa da adam bizi mutlu ediyor,NLP sertifikası almış,bizim ruhumuza dokunuyor.Olduğumuz şeyden memnun olmuyor ve bundan nasıl kurtulmamız gerektiğini bilmiyoruz.Aşkım Kapışmak ve onun gibiler işte bize o yolu gösteren kişiler.Bunu öğrenmek için kesenin ağzını açıyoruz.

Aslında ödevimizi iyi yapsak,kendi ruhumuzun suyunu iyi versek,toprağımızı güneşe çıkarsak,kendimizi beslesek belki de o zaman o ele hiç ihtiyacımız olmayacak ve değişim cesaretini kendi içimizde bulabileceğiz.

Sibel Gökmen-Ocak 2012

Yorum bırakın

Filed under Araştırma, Editör'den, İş Hayatı

Seabiscuit-Peksimet-Mucize

Seabiscuit nam-ı diğer Peksimet Amerika’da en büyük ekonomik krizlerden biri olan ve Büyük Buhran ismiyle anılan dönemde Amerikan halkının umut sembolü olan bir yarış atı idi.Bir şampiyondu ve hala bir efsane olarak anılmakta.

2003 senesinde Seabiscuit’in(bizdeki gösterim adı Zafer Yolu) filmi yapıldı.Jeff Bridges ve Tobey Mcquire’in oynadığı Seabiscuit Oscar’a aday oldu.

Peki Seabiscuit neden Umut oldu? Ne idi Seabiscuit’i özel yapan?

Seabiscuit Mayis 1933’de dünyaya gelen bir tay idi.Babası şampiyon Hard Tack,dedesi gene şampiyon Man o War idi.Babasının isminin ardından gene Hard Tack anlamına gelen denizcilerce kraker olarak yenilen Seabiscuit yani peksimet ismini aldı.

Seabiscuit Kentucky’de bir çiftlikte yetişti.Sahibi Gladys Mills Phipps isimli bir bayan idi.Ufak bir at idi,yumru yumru bir dize sahipti,yemek ve uyumaktan başka birşey yapmıyordu.Onu eğiten Sunny Jim Fitzsimmons Safkan yarış atlarının yarıştığı yarışlarda ödül ve tecrübe sahibi olarak Seabiscuit’de potansiyel olduğunu görmüş ancak hayvanın çok tembel olduğunu düşünüyordu.Küçük yarışlarda koşturuluyordu.Yarıştığı ilk 10 yarışı kaybetti.

Seabiscuit iki yaşına geldiğinde 35 defa yarışa katıldı.5 tanesinde birinci,7 tanesinde ikinci gelebildi.Seabiscuit’in yavru iken annesinden koparılmasının sendromunu atlatamadığı ve bunu hiçbir zaman atlatamayacağı savunuluyordu.2500$’a satılığa çıkarıldığında alıcısı yoktu.

Bir sonraki sezonda Büyük Buhran sırasında iflas etmiş,çocuğunu araba kazasında kaybetmiş,eşi tarafından terkedilmiş gelmiş geçmiş en iyi Buick marka arabaları satan araba satıcısı olan Charles S.Howard’a (1877-1950) 8000$’a satıldı.

Seabiscuit’in yeni çalıştırıcısı Tom Smith alışılagelmedik yöntemlere sahip biriydi.Smith Seabiscuit’i Kanadalı jokey Red Pollard ( 1909-1981) ile eşleştirdi.Red Pollard normal jokeylere göre uzun biriydi ve sağ gözü görmüyordu.O yıllarda jokeyler idman sırasında pek kask takmazlardı ve bir idman sırasında bir atın nalı ile taş fırlatması sonucu sağ gözünü kaybetmişti.

Seabiscuit ile eşleştiğinde Red Pollard Mexico ve Batı’daki yarışlarda tecrübe edinmis bir jokey idi.22 Ağustos 1936’da Detroit’de Seabiscuit ve Red Pollard çifti ilk yarıştığında kimseyi etkileyemediler.Ancak hızla gelişme sağlandı ve sonraki 8 yarışta Seabisciut ve Red Pollard bir çok kez yarış kazandı.Kazandıkları yarışlar 5600$ ödüllü Detroit Handicap,7300$ ödüllü New York’taki Scarsdale Handicap idi.

1936 kasımında sahibi Charles S.Howard ve eğiticisi Tom Smith Seabiscuit’i trenle California’ya götürdüler.1937 senesinde California’nin en prestijli ve 125,000$ ödüllü ( bu yarışın 2010 ödülü 2 milyon dolardır) Santa Anita yarışında Seabiscuit yarışı şampiyon at “The Hundred Grander” a rağmen kolaylıkla kazandı.

Ne yazıkki Seabiscuit ikinci yarışında kötü bir performans sergiledi Rosemont isimli at ile çekiştiği için 5.oldu ve San Antonio Handicap’i kaybetti.

Rosemont ve Seabiscuit Santa Anita Handicap’inde 1 hafta sonra yeniden karşılaştılar ve Rosemont bu kez burun farkıyla yarışı kazandı.Bu yenilgi Charles S.Howard ve Tom Smith için bir yıkım oldu ve tamamen jokey hatası olarak görüldü.Çünkü sağ gözü görmeyen Red Pollard Rosemont’un gelişini görememişti.Red Pollard bir gözünün görmediğini kariyeri boyunca saklamış idi.O ana dek..

Bu gerçek Red Pollard ve Seabiscuit’in başarısına gölge düşürmedi.Charles S.Howard Red Pollard’dan vazgeçmedi.Muhtemelen evlat acısını tatmış biri olarak Red Pollard’ı anlamaya çalıştı diyebiliriz.

Seabiscuit zafer kazanmaya devam etti ve 26 Haziran-Ağustos 7 1937’de 5 yarışın beşini de kazandı.1937’de Seabiscuit en fazla para kazandıran at oldu.Ancak War Amiral isimli at o dönemde en prestijli ödül olan Triple Crown’a sahipti ve Yılın Amerikan Atı ödülüne sahipti.

1938 senesinde 5 yaşındaki Seabiscuit’in başarısı devam etti.Ne yazıkki 19 Şubat 1938 senesinde jokey Red Pollard Fair Knightness isimli atı koştururken çok vahim bir kaza geçirdi ve attan düşerek sürüklendi.Fair Knightness Charles S.Howard’ın diğer atlarından biri idi.Red Pollard’in kaburgası ve kolu kırıldı.Charles S.Howard Red Pollard hastanede iken 3 farklı jokey denedi ve en son George Woolf’da karar kıldı.George Woolf başarılı bir jokey idi ve Pollard’ın dostu idi.

Woolf’un ilk yarışı Santa Anita’da idi ikili yarışta çok iyi mucadele etti ancak fotofinishte Stagehand isimli ata karşı kaybetti.

1937 -1938 senelerinde medya birçok spekulasyonlar çıkararak War Amiral ile Seabiscuit in yarışması için zemin hazırlıyordu.Kim en büyük mücadelesi idi bu.

2 at nihayet 3 farklı yarış için karşı karşıya gelmeye hazırlandılar.Karşılaşma Mayıs 1938’de Belmont’da olacaktı.Karşılaşma Seabiscuit yüzünden olamadı.

Bu arada Red Pollard iyileşip tekrar at binmeye başladı.Ancak 23 Haziran’da bindiği genç at Red Pollard’in kariyerinin sonu olarak nitelendirildi.Bacağını kırdı.

O sırada organize edilen ve oyuncu Bing Crosby’ye ait olan Ligaroti isimli at ile yapılacak yarış askıya alındı.Ancak yarış daha sonra Woolf’un jokeyliğinde gerçekleşti ve Seabiscuit kazandı.

Ve nihayet Seabiscuit War Amiral ile karşı karşıya gelmeye hazır idi.Maryland Pimplico Special’da 1 Kasim 1938 senesinde Seabiscuit War Amiral ileYüzyılın yarışı  olarak adlandırılan bir yarışta bir araya geldiler.1.91 km’lik bir yarış idi.Yarış için ülkenin dört bir yanından binlerce insan trenle geldi.40 milyona yakın insan radyodan dinledi.War Amiral 1’e 4 vererek favori idi.Seabiscuit’in jokeyi Woolf Red Pollard’dan aldığı özel tavsiyeleri uyguladı.Bunlardan en önemlisi Seabiscuit in asıl gücünün bacaklarında değil yüreğinde olduğu idi.Seabiscuit’in son dönemeçte rakibi War Amiral ile sağ taraftan göz göze gelmesi gerekiyordu,böylece daha fazla efor ile ileri koşabilirdi.War Amiral kendince tüm zamanların en iyi koşusunu gerçekleştirirken yarışı Seabiscuit kazandı.Ve Seabiscuit 1938 senesinde yılın atı seçildi.En çok haber yapılan konu oldu.

Ne yazıkki Seabiscuit o yarış sonrası sakatlık belirtisi gösterdi.Ön son ayağında problem çıktı ve bird aha yarışamayacağı söylendi.Seabiscuit çiftliğe geri döndü.O sıralarda bacağı kırık olan Red Pollard ile Seabiscuit iki yaralı asker gibi çiftlikte birbirlerini iyileştirmeye başladılar.Bu dönemde Charles S.Howard’in yeni karısı hemşire Agnes çok yardımcı oldu.Ve at ile binicisi tekrardan yürümeyi öğrendiler.Pollard o dönemle ilgili şaka yapıyordu 2 sakat bacak ama 4 sağlam bacağımız vardı diyordu Seabiscuit ile kendi bacaklarını kastederek.Pollard o dönemde alkolizmin kıyısından döndü.Seabiscuit onu iyileştirdi.

Zaman geçtikçe Pollard Seabiscuite yeniden binebileceğine inanmaya başladı.Ve kendine güveni geri geldi.

Charles S.Howard gelişmeden son derece memnun idi ,özellikle Seabiscuit’in yeniden yarışabilmesini çok istiyordu.Ancak Pollard’in sağlığı konusunda çok endişeli idi.Çünkü Pollard’ın bacağı hala çok kırılgan idi ve tekrar kırılır ise bir daha yürüyememe ihtimali vardı.

1939 Seabiscuit’in kondisyonu gün geçtikce yerine geliyordu.Sene sonunda calıstırıcı Tom Smith veterinere danıştı ve onay aldı.Seabiscuit’ Pollard binmek istiyordu.

Cift 1940 senesinde Santa Anita’da meydana çıktı.İnanılmaz bir performansla Seabiscuit 3.oldu.Bu derece ikisinin dönüşü için muhteşem bir derece idi.Seabiscuit’in rakibi Kayak II aslında idman partneri idi.Ayni sene iki at 121,000$ lik ödüle sahip Santa Anita yarışında karşı karşıya geldiler.Aynı yarışta Hundred Grander da vardı.Seabiscuit kendini gösterdi.O tarihlerdeki gazeteler Seabiscuit’in yoktan varoluşunu,cesaretini ve yüreğini manşetlere taşıdılar.Ve o donem Büyük Buhran’dan sonra hayata tutunmaya çalışan Amerikan halkına ilaç gibi geldi.

Kazanılan yarış sonrası 10 Nisan’da Seabiscuit’in emekliliği basına duyuruldu.Emekli olduğunda gelmiş geçmiş en çok para kazanan at ünvanına sahipti.California Ridgewood çiftliğinde emeklilik hayatını sürdüren Seabiscuit ziyaretçi akınına uğradi ve Sea Soverign,Sea Swallow isimli şampiyon atların babası oldu.SeaBiscuit ölene dek yaklaşık 50,000 ziyaretçi kendisini ziyaret etti.1947 senesinde ölen Seabiscuit in ne şekilde defnedildiği Howard ailesi tarafından sır olarak saklandı.

Seabiscuit in heykeli 23 Haziran 2007 senesinde Ridgewood Çiftliğinde dikildi.

ARALIK 2011

Yorum bırakın

Filed under Araştırma, Biyografiler, Editör'den

Jersey-Bir Kayboluş Hikayesi

Jersey..Canım Köpeğim

Gün ağarmamıştı.Eksi kaç derece idi bilmiyorum, tek bildiğim karanlıkta çalıların arasında koştuğum ve havadaki kar kokusu idi.Birden durdum, “Jersey” diye seslendim.Gördüğüm beyaz şeyin izini kaybetmiştim.Nefes nefeseydim..

Birden,çalılık hışırdadi, beliren sadece güvenlik görevlisi Ercan idi.

” Sibel Hanım dışarısı çok soğuk, burası arazi.. Yılanı var çakalı var, böyle pijamalarla olmazki hem, Ali Bey de yok.. “ dedi endişeli bir sesle.

“Jersey geldi,camdan gördüm onu bahçedeydi.” dedim..

Güvenlik görevlisi hafifçe gülümsedi, “O Jersey değil” dedi. “Muhtemelen arazilik tepeden inen açık renkte bir sokak köpeğidir”.

“ Hem Jersey olsa eve gelirdi.O çok akıllı bir köpek.Saat sabahın 4’u uyumalısınız, sizi eve götüreyim” dedi.

Eve döndüm, yatağa uzandım. Jersey neredeyse 20 gündür kayıptı..Soğuğu hiç hissetmiyordum. Sanki çıplak ayaklarla hiç bitmeyen bir enerji ile kilometrelerce koşabilirmişim gibi hissediyordum. Bağrım yanıyordu.

—————–o————————

Kaybolduğu gün dışarıda lapa lapa kar yağıyordu.Çalışma masamda bilgisayar ekranında birşeylerle uğraşıyordum. Jersey de camdan dışarı seyrediyordu..Bir av köpeği olduğu için dışarıda kar yağarken evde olmak çok hoşuna gitmiyordu.Sanki doğa onu çagırıyor gibi idi. Sonra bahçede sokak köpekleri belirdi.İçlerinde daha evvel hic görmediğim bir köpek vardı. İri, siyah beyaz av köpeği kırması bir köpekti.Bacaklarındaki ve yüzündeki siyah beyaz benekler ve kas yapısı onu gösteriyordu. Jersey bir İngiliz setteri idi ve setterlerin kendi cinsi haricinde hiçbir cins ile çifltleşmediğini biliyordum. Hoş Jersey yaşlı ve kısır idi, çiftleşme durumu yoktu.Ama birbirlerine bakıyorlardı. Kızımın aşık olduğunu anladım.Sanki Jersey’i almaya gelmişti.

Ona “ Dışarı mı çıkmak istiyorsun Jersey?” dedim.Bana dönüp baktı ,uzun,masum ve anlamlı baktı. Sonra başını çevirip dışarı baktı.

Gözlerimizle anlaşırdık biz..

“Eee o zaman seni dışarı çıkarayım madem çok istiyorsun o yakışıklı ile oynamak “ dedim keyifle. Jersey’i çıkardım. Köpeğim çok akıllı bir hayvandı , senelerdir bahçeye çıkar, hatta sitede dolaşır ama evine gelirdi..O gün eve gelmedi.Onu dışarı çıkardıktan 30 dk sonra bahçede olmadığını farkettim.Hiç bir köpek yoktu.

O bakış bana olan son bakışı idi..

———————–o———————–

Akşam aradık, sabah aradık.. Araziye çıktık kar botları ile. Araba çıkaramıyorduk garajdan, inanılmaz bir buzlanma vardı yollarda. Zinciri olan komşular araba ile aradılar.Dağ, taş yürüdüm. Kar, su dolu çukurları örtmüştü , ayağımı bir bastım dizime kadar buz gibi suya gömüldüm. Su botlarımdan içeri süzülürken parmak uçlarımı hissetmiyordum.O halde saatlerce yürüdüm ve seslendim. “Jersey” diye..

Araziden döndüğümde “Onu kaçırdılar “dedim.Birileri onu çaldı.Hayranı çok olan bir köpekti. Herkes bayılıyordu.”Yok” dediler. Gelir O dediler..

“Gelseydi gelirdi benim köpeğim 2 saat içinde en fazla” dedim.

“Kar fırtınası oluyor akşamları.O yaşlı bir kopek “ dedim.

Bahçevan “ Sibel Hanım şu tarafa bakalım dedi parmağı ile güney batıyı işaret ederek, o bir av hayvanı rüzgar kuzeyden esiyor, rüzgarı arkasına alır. O güçlü bir av kopeği , merak etmeyin“dedi.

—————-o—————–

Kamera kayıtlarına baktık.Eve gelmiş aslında Jersey kapıya kadar,beklemiş 20 sn. Güvenlik görevlisi farketmemiş, içeride biri ile konuşuyor görevli.Sonra bir ses duymuş Jersey,bir havlama sesi,dikkati dağılmış belli. Koşmuş o yöne. Güvenlik görevlisi M çok severdi onu.Suçladı kendini.

“Suçlama” dedim.

—————o——————

Rotamı güneybatıya çevirdim.. Bahçevana uyup.Bahçevan Ekrem dayı köy adamı idi.. Çobanlık yapmıştı..Fikirleri önemli idi.

Jersey kaybolalı 4 gün olmuştu. Arabayı çıkarabiliyorduk artık, buzlanma azalmıştı.Araba ile komşu bir siteye indim.Bir güvenlik görevlisi Jersey’i gördüğünü söyledi. Buradaydı O dedi. Güvenlik görevlisi H ile birlikte.Ama H anca akşam gelir,dediler.

İçimi  bir sevinc kapladı.Dakikalar geçmek bilmedi.Sevinç içinde sevdiğimi aradım.

Aksamı zor ettim. Nihayet H geldi. Jersey’i sordum.

“Burada idi , soğuktan ve kar fırtınasından sığınmıştı, yanında siyah benekli bir köpek vardı,  ama bir baktım ikisi de yok, gitmiş “dedi..

İçimi bir hüzün kapladı. Peki dedim. En azından aşkının peşinde diye düşündüm.Umutlu idim ama isteksizce arabaya bindim. Arabayı çalıştırdım ağır ağır giderken arkamdan beni bir motorsikletli yakaladı.Sağa çek diye işaret yaptı.Bir büfenin görevlisi idi.

“Yalan soyluyor o !” dedi. H’den bahsediyordu..

“Tasmasını söküp atıp, köpeği evine götürdu O ve akrabası. “dedi,

Beynimden vurulmuşa döndüm. Arabaya gaz verip ani bir U dönüşü yaptım yolun ortasında.

————o—————–

Bir odada oturuyordum. Oda kalabalıktı.Ben , sevdiğim, H’nin müdürü, güvenlik şirketinin müdürü, emniyetten emekli eski bir başkomiser, 2 görevli.

U dönüşünün ardından güvenlik görevlilerini sorguya çekmiş, hepsini savcılığa vereceğimi söylemiş ve H’nin köpeğimi satma ve yavrulatma amaçlı evine götürdüğünü öğrenmiş idim.Zaten Jersey’i tanıyormuş.Jersey’e hayranmış.

Karşımda H…

30 yaşında , genç, parasız,emanete hıyanet eden bir cahil.

9 yaşındaki köpeğimi genç zannetmiş. “O yavrulayamaz “ dediğimde şaşkınlıkla baktı suratıma.

“Satmadım” dedi. “elimden kaçtı eve götürdüğümde, tuvalete çıkardım 5 dk içinde kayboldu “ dedi.

“Tabii kaçar , çünkü o benim köpeğim “dedim.

“Eğer onu sattı isen , tüm zararı karşılarım bana köpeğimi ver “ dedim. Yeminler etti.

“Beni zaten kovacaklar neden yalan söyleyeyim daha fazla “ dedi.

“Yemin ederim kaçtı O “ dedi.

“Onu nasıl götürdün eve , o seninle gelmez ki .. “ diye sordum.

“Boynuna ip bağladım zorla yürüye yürüye gittik” dedi.

O an 5 tane erkeğin yanında onu parçalamak geldi içimden.”Köpeğimi çekiştirdin, gelmek istemedi ve en az 3 km sürükledin.Sen ve amca oğlun “ dedim.

“Yok iyi davrandım ben köpekleri çok seviyorum” dedi.

Ona dönüp “ben günlerdir ağlıyorum bunu biliyor musun ?” dedim.

“Çok üzgünüm “ dedi.

“Değilsin,senin bana neler yaptığın konusunda , nasıl zarar verdiğin konusunda en ufak bir fikrin yok” dedim.

H’nin ifadeleri doğrultusunda , H ve onun amca oğlu ile birlikte gece kondu mahallesine,evinin olduğu yere , kaçtığını iddia ettiği bölgeye gittik. Bir iz bulamadık..

H’yi kovdular..

————–o————–

45 gün oldu..Kendimi suçlama evresine geçtim.Benim ihmalim, benim hatam, benim dünyada kötü insan yoktura olan  aptalca inancım.O gün onunla ilgilenmeliydim, onunla bahçede durmalıydım, o gün çalışma masasında çalışmamalıydım,onu yapmamalıydım, hemen o siteye inmeliydim, kuzeyde ve kuzey doğuda çok vakit kaybettim,..

Bir sürü şey ürettim kendimi suçlayıcı.Yarım şişe viski içtim bir akşam,50 kglik bedenle.Sevdiğim ilk defa bana bağırdı komalık halimden dolayı.İsyan etti.Kaderde bu varmış,neden kabullenmiyorsun dedi.

Hayatımda 1 saati geri almak istedim.Zamanı geri almak.

————o————

Aylar geçti, hiçbirşey eskisi gibi olmadı.Ben sürekli hata yapan, dalgın biri oldum.Dengemi kaybettim.Sevdiğim adam 2 ay sonra 45 günlük bir doberman yavrusu getirdi.Adını Ares koyduk.Jersey’nin aksine simsiyah , terlik kadar birşeydi.Bağ kurmayı reddettim.Sürekli ağlıyordum.Heryere başvurdum. Belediyeler, barınaklar, ödüller koydum.

İlanlar bastırdık civarda her yere astık, astırdım.”Sanırım köpeğinizi bulduk “ diyen herkese,heryere bir umutla koşarak gittim.Jersey değildi.

Ben bunları yaparken Ares büyümeye başladı..

Bir gün sevdiğime dönüp “ Neden bir Doberman aldık “ diye sordum.

“Kimse çalamasın diye “ dedi.

İnsanlar beni teselli edebilmek için “ zaten yaşlı idi öldüğünü görse idin daha çok üzülürdün, hem belki iyi ellerdedir “ dediler.

Onlara dönüp “ Ölse idi bu kadar üzülmezdim.Onu gömebilirdim. Mezarı nerede bilirdim “ dedim  acıyla..

Aslında Jersey ölecekti,kendini sana göstermek istemedi diyen oldu.Onun için gittiğini söylediler.İnanmadım.

Alaycı bakışlar oldu.Ares’i görüp gözleri ile yeni bir köpek almış bile diye sinsice gülümseyenler.Anlayamadılar köpekleri olmadığı için.

———–o————-

Evden taşınmaya karar verdik, Ares büyüdü, 7 aylık olacak 8 eylülde.Cok yaramaz bir delikanlı.Huyu Jersey’e hiç benzemiyor.Doğa ile ilgili değil.O çok farklı ama seviyorum.

Jersey gideli 7 ay, 10 gün , 4 saat 37 dk oldu ben bu yazıyı yazarken.

Ve bu hayat , başka bir hayat.

Eğer bir köpeğiniz var ise. Aslında can yoldaşınızdır sizin.En iyi dostunuzdur.Size kafa tutar bazen, bazen kızdırır sizi, ama sizinle oynar, sizi çok sever, sizi bekler, sizi anlar, sizi dinler , sizi korur.Sizinle denize girer, Sizinle araba yolculuğu yapar, sizinle uyur,sizinle yürüyüşe çıkar..Size güvenir..Sevinince zıplar yerinde.Sanki sizi mutlu etmektir her daim amacı. Bir sürü anınız olur birlikte..Resim albümünüz..Herşey sizsinizdir , sizinle ilgilidir.

Başkası için it ama sizin için kalptir, candır, hayattır..

Eğer bir köpeğiniz yok ise..Anlamanız zordur.Anlatmak zordur.Aslında eksik yaşıyorsunuz demektir.

Hiç tatmadığınız meyve gibidir.Bilemezsiniz..

Aslında hiç yaşamıyorsunuz demektir.

7 Eylül 2010

Ve Bugün..5 Aralık 2011…

Jersey’nin normal tabiati gereği,yaşlılığı ve sağlık problemleri göz önüne alınırsa öldüğünü düşünüyorum.İçimde öyle bir his.Zaman beni bir çeşit endişeden ve esaretten kurtardı.Artık onu ne yer ne içer nasıl davranırlar diye düşünmüyorum.Çünkü çoktan ölmüştür.

Ares 45 kiloluk bir azman oldu.Görsel açıdan bir estetik harikası.Gören korkuyor.Ama kafa nanay.Şimarık,pişkin ve kurnaz.İnsanlara saldırgan değil ama erkek köpekleri sevmiyor pek.Ve evet onu kimsenin çalabileceğini sanmıyorum.

Ve..

13 Subat 2011’de bir akşam kapı çaldı.Kapıyı açtığımda Marley sanki Jersey’nin gözleri ile bana bakıyordu.Bal köpüğü renginde bir Amerikan Cocker. Evet aramıza Marley katıldı.Evlat edindik.

Ve Sanki Jersey Marley’de beden bulmuş gibi.Huyu,suyu,inatçılığı..Jersey’i unutmuş değilim.Ama yüreğimdeki fırtına misali beni yoran birşeyler dindi.

Sibel Gökmen-Aralık 2011

Yorum bırakın

Filed under Editör'den, Evcil Hayvanlar

Ahh Aşk

Bu kez Aşk’a sataştıkları için yazayım dedim.

Aşk’ı savunmak için yazayım dedim.

Kendi ruhlarındaki kirlilikleri kamufle edebilmek için Aşk’ın çatısı altına sığındıkları ve Aşk’ı bahane ettikleri için yazayım dedim.

Aşk’ın temizliğinin üzerine gölge düşürmeye çalıştıkları için yazayım dedim.

Aşk öksürük gibidir başladı mı durduramazsın dedikleri için yazayım dedim.

Aşk’ı kutsal görürdüm pek aşk meşk yazmazdım ama artık Aşk’ın da arkasında durmalıyım diye yazayım dedim.

Ali Taran-Ayşe Özyılmazel-Selma Ann Desmont üçgeninde Selma Hn. kanser olan hastalığını bahane ediyor Aşk’a haksızlık ediyor ama Aşk kazanır diyenler için yazayım dedim.

Ali Taran 3 sene boyunca eski eşine bebek gibi baktı,ona haksızlık bu diyenler için yazayım dedim.

Ayşe Özyılmazel’in “Benim suçum yok ben sadece aşık oldum” dediği için yazayım dedim.

Selma Ann Desmont vefat etti bu hafta.Eminim ki bay ve bayan Taran bir süre susup düşünmüşlerdir.Daha o kadar uzun süre düşünecekler ki işte şimdi onlar için test zamanı.Yara alacaklar,iç hesaplaşmalara girecekler.

Hastalığının hızlı ilerlemesine neden oldu gazetelerdeki,sosyal medyadaki,internetteki düğün fotoğrafları.Değer miydi? Evlilik bekleyemez miydi? O fotoğraflar olmalı mıydı?

Aşk eski eşin kanserken dudak dudağa gelinle damadın havuzda çekilen fotoğrafları değildir.Şampanya kadehi,düğün pastası değildir.Ali Taran’ın geline aldığı hediye jeep araba ve bunun haber olması değildir.

Hiçbir ilişkisinde tutunamayan ve yaşadığı ilişkilerin hızına yetişilemeyen ve bunu çılgınlık,Aşk ve modernlik olarak ifade eden gelin hanımın “Ama bu benim ilk evliliğim,benim hakkım değil mi?” arsızlığı değildir Aşk.

Aşk fedakarlıktır,saygıdır hem kadın hem erkek için.Aşk sabretmektir.Aşk baska Aşk’a saygı gösterebilme asaletine sahip olabilmektir.

Aşk kendinden çok karşındakini düşünmektir.Aşk karşındaki nefes alırken onun nefesini duyabilmek için kendi nefesini tutmaktır.

Aşk Hallac-ı Mansur’un dediği gibi kanınla abdest alıp namaz kılmak gibidir.

Aşk itiraftır,hatalarla yüzleşmektir,insanoğlu olduğunun çiğ süt emdiğinin,zayıf olabileceğinin, bazen iğrenç ve omurgasız olabildiğini kabul edebilmektir.

Ve Aşk ister buna egoist de ister mücadeleyi yarım bırakmak,ister daha fazla dayanamamak de Aşk bahaneler üretmek değildir.

Aşk dostun yada eşin bir adım ileride iken gerektiğinde bir adım geri durabilmektir.Aşk haddini bilmektir.Aşk sukunettir,inançtır,Aşk duadır.

Aşk Ali Taran için eski eşine hastalığı sırasında -3 sene bebek gibi baktı ise- savaşta eldeki silahları, herşeyi savaş meydanında bırakıp sırtını dönüp gitmek değildir.

Ne Ali Taran’ın,ne Ayşe Özyılmazel’in yaşadığı şey Aşk değildir.Aşk o kadar basit değil.Aşk başa gelen felaketlerde boynunu eğmektir.

Onlar boyun eğmedi,zayıf düştüler ve show yaptılar.Ve buna da kendi hayatlarını yaşamak,kendi tercihlerini yapmak dediler.

Sibel Gökmen-Kasım 2011

4 Yorum

Filed under Editör'den

İsme Takığızdır Biz!

Mahsun Kırmızıgül’ün dizisindeki güzeller güzeli kadersiz mağdur kızın isminin “Hayat” olduğunu izleyince aklıma geldi.

İsme takığızdır biz..

Enez’de bir aile dostumuz vardı.Emekli hakim Nurhan Teyze.Onun öğretmen olan kızı, Gülhan bir okul bahçesinin köşesinde bir kedi yavrusu bulmuş bir zaman.Köpekler yaralamış,her tarafı pire ve yara içinde.Bir bacağı aksayan.

Veterinerler,bakımlar derken evlat edindiler kediciği.Bir isim verdiler.Adı, “Hayat”..Top gibi,”Hayat”.Aksamıyor da bacağı üstelik.

Mağdurun ismidir “Hayat”.Kadersizliğe,talihsizliğe rağmen yeniden doğuşu simgeler.

Biz de bir kedi almıştık sokaktan ben küçükken.Dişi idi.Adını “Cemile” koyduk. “Anan öle Cemil,baban ölee Cemil,öksüz kalasın Cemil, oy Cemil” türküsünden esinlenerek.Gerçek!

Çarkıfelek sunucusu Özlem Yıldız armator zengin bir ailenin oğluyla evlenmişti yıllar önce.Çocukları 6.5 aylık mı ne doğmuştu.Hastanede gözyaşları yaşayacak mı yaşamayacak mı diye.Bebeğe “Demir” ismini verdiler.Kocaman olmuştur şimdi “Demir” bebek.Hayat “Demir” gibi tutunsun diye koydular muhtemel ismi.

Yeşilkoy’de arkadaşımın teyzesi vardı.Çok geç çocuk sahibi olmuştu.Bir kıymetli,bir kıymetli.Çocuğunun ismi “Güçlü” idi. Kürdan gibiydi Güçlü’nün bacakları.Üflesen uçacak.

İsme takığızdır biz.

Erkek ve kız tarafı kimi zaman birbirine girer isim olayı yüzünden.Hangi büyük dedenin,büyük anneanne yada büyük babaannenin ismini versek babında.Yabancılarda da vardır bu.Junior ( küçük) onlara özgüdür.Baba George, oğul George Junior.Bitti gitti.İspanyollar bu işi net şekilde çözenlerden.4 isimli onlar hem kız hem erkek soyadını da alıyorlar,kavgaya karşı kısmen emniyet sibobu bir nevi.17 yaşındayken görevli olduğum Dünya Voleybol Şampiyonasında  Porto Riko Takım kaptanımız vardı Manuel Alejandro Torres Suares.O zaman öğrendim bu durumu.

Benim bile hikayem komiktir.Annem abimle sohbet etmiş isim konusunda bana hamileyken.”Oya koyalım mı kardeşinin ismini” diye sormuş .”Yok” demiş abim.” Oya olmaz!,Oya oya yağlı boya diye dalga geçerler”.

“Neşe koyalım öyleyse” demiş.”Yok” demiş.”Dalga geçerler,Neşe neşe git duvara işe derler.İstemem.”

Mahallede bir Sibel var imiş.Güzelliği ve zekası ile meşhur.Annemin hayran olduğuAnnemin saçları kıvırcıktır.Sibel’inse hafif dalgalı pırasa gibi.Bir kızım olsun Sibel gibi olsun saçları demiş içinden.Kendi kıvırcık saçlarından bıktığı için.O zamanlar fön denen şey yaygın ve ucuz değil tabiki.Annelerin kızlarının saçını ütülediği dönemler.Abime sorulmuş onay alınmış “Sibel” ismine.

İsminin hikayesi budur.Afralı tafralı bir hikayesi yoktur.Yok efendim bereket tanrıçasından esinlenmiş, yada bütün güzel şeylerdir gibi hava basamam.Gerçektir.Şaka gibidir ama şaka değildir.Saçlarım da hafif dalgalıdır.Annemin dua tutmuştur.

İsme takığızdır biz.

Düşünün bir..Sizin isminizin hikayesi nasıl?

Sibel Gökmen,Kasım 2011

4 Yorum

Filed under Editör'den

N.Ç

Geçen gün bir film izledim.Filmde, “Ev” adlı “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı bir televizyon programında  Canlı yayın yolunda devam ederken, “Ev”e birdenbire silâhlı bir adam giriyor ve içerideki yarışmacıları rehin alıyor. Saldırgan oyunun kurallarını değiştirmek istiyor, an ve an tüm gelişmelerin canlı yayında yayınlanmasını ve oylama usulu ile elemeye devam edilmesini istiyor.Bu arada yarışmacılara hem fiziki hem psikolojik şiddet uygularken sesli bağlantı kurduğu polise bir web sitesi yayınlanmasını ve sitenin 10 dk içindeki oylamada 2000 oy alamaz ise tüm yarışmacıları serbest bırakacağını söylüyor.Ve ilginçtir ki site 2000 oydan fazlasını alıyor ve psikopat bir zafer edası ile oyuna devam ediyor.Film sırasında çok fazla gerilim var bir ara psikopat saldırgan iki yarışmacının sevişmesini isterken sevişmemeleri halinde başka bir yarışmacıyı bacağından vuracağını söylüyor.Yarışmacılardan erkek olan sevişmeye razı iken bayan istemeyince diğer yarışmacı bacağından vuruluyor. Psikopat saldırgan  “Ev” adlı yarışmanın final gecesinde oylama ile birinci olan yarışmacının elemek istediği kişiyi öldürmesini ve tüm olanların canlı yayında ekrana gelmesini istiyor.

Film rating uğruna izleyici konumundaki insanların içlerindeki vahşeti,şiddeti anlatırken televizyonun aslında nasıl bir hastalık olduğunu,daha çok insan kurtarma derdinde olan polisin mecburen bir avuc insanı harcadığını gösterirken gizli mesajlar veriyor.

Peki bunun N.Ç ile ne ilgisi var?

N.Ç davasından çıkan kararı protesto eden ve sokaklara dökülen onca insan aslında birer televizyon izleyicisi ve bu ülkede içinde tecavüz geçmeyen tek bir dizi bile yok.Bunu Yılmaz Özdil de çok güzel dile getirdi bir yazısında.Gazeteler dizinin tecavüz sahnesinin olacağı bölümü önceden reklam etmekte ve o gün herkes televizyonlarının başında hazır ve nazır durumda beklemekte. Dişi bir kedinin bacaklarını açıp kendini yalamasından tahrik olan bir millet Türk milleti.Bu kadar ağır ve net konuşabilirim.Çoğu zaman şunun çok muhabbetini de yapmışımdır.Havasından mı suyundan mı kullandığı baharatlardan mıdır bilmiyorum ama Türk erkeklerinin birçoğu cinsel anlamda saplantılı ve bastırılmış duygulara sahip bu bir gerçek.13 yaşındaki kızın üzerinden geçen 26 kişi aslında 26 farklı hayat, 26 farklı çocukluk, 26 farklı anne ve babaya sahip.Aslında böyle düşünmek gerekiyor.26’sının olmasa da çoğunun karısı belki de kızı var.

Sözkonusu acı ve vahim olay aslında bir nevi toplumun aynası. O televizyon başından ayrılmayıp her dizide bünyelerinin tecavüz sahnesi istediği beyinler bu ülkede yaşıyor.Acı olan şuanda binlerce düzgün ruha ve ahlaka sahip korumacı Türk erkeğinin de zan altında kalmış olması ve potansiyel suçlu olarak görülmesi.Çünkü artık kadınlar kendilerini güvende hissetmiyorlar bu karar sonucu.Ortaya çıkan durum suratlarda tokat gibi patladı.Suçlanması gereken sadece yargı ve yargının başındakiler değil.Yada onların aldıkları kararlar.Toplum da kendini mesul hissetmelidir bu konuda.Mesuliyet kayıtsız şartsız milletindir.

Sibel Gökmen-Kasım 2011

10 Yorum

Filed under Editör'den