Tag Archives: Hayat

Senin gibi kuşlar…Ece Temelkuran

kuslarKişiliğimin bir bölümünü aldırayım diyorum. Ara sıra diyorum. Yatayım bir ameliyat masasına, ayıklasınlar beni. Aceleciliğimi alsınlar mesela. Haksızlığa dayanamayışımı birazını çıkarıp tıbbi atıklar bölümüne göndersinler. Boşalan yerlere daha fazla ‘hayır’ diyebilmeyi koysunlar.
Hassasiyetin en az yarısını çıkarsınlar. Onun yerine sert davranma protezi koysunlar. “Arlı arından korkar; arsız sanır benden korkar” diyorlar. Doğru diyorlar. Ar’ımın da birazcığını ar transplantasyonu yapıp versinler ihtiyaç sahiplerine.
Yağ aldırır gibi nezaketi de aldırayım; nezaket ‘liposuction’ı yaptırayım diyorum. Ferahlayayım biraz. Söz söyleme yeteneğimin bir kısmını da çıkarıp yerine ‘laf geçirmeyi’ koysunlar. İşini ciddiye almayı da en az dörtte üç oranında kesip çıkarsınlar, lüzum yok artık çünkü öyle şeylere.
Suni döllenme gibi bir yerde benim gibiler için böyle yeni kişilik özellikleri üretip üretip yerleştirsinler içimize. Hatta organ bağışı gibi olsun bu iş. İyi insanların iyiliklerini ölümlerinden sonra böbrek, kalp gibi iyilik bekleyen insanlara taksınlar.

Kumru telaşı
Sonra diyorum ki boş ver. Yatma bıçak altına. Çünkü bu sabah iki kumru geliyor, kumru dilinde bir şeyler söylüyorlar pencerede.
Biraz da çıkışır gibi sanki. “Neredeydin aylardır?” gibisine… Kuş telaşı var bende. Manasız, insana göre değil. Adı üstünde kuşlara göre bir telaş bu. Apar topar mutfağa koştum, paldır küldür ekmeği ufaladım.
Sanki kuşlar kaçacak. Sanki kuşlar kaçsa ben çok fena suçlu olacağım. Sanki kuşların açlık sorunundan sorumlu bir benim. Bir aceleyle serptim kırıntıları pencere önüne. Kaçışırlar ya onlar tam o esnada, ben ondan da ürküyorum. Geri gelmezler belki diye. Sonra çıktım evden.
Geri geldim. Kuş annesi miyim ben, baktım yenmiş mi tabaktakiler diye. Aaa! O da ne?

Efendi kuşlar
Kumrular bana bir dal çiçek getirmişler. Yazı uydurması değil, hakikaten bir dal çiçek. Ne kumrular var şu hayatta. Ne efendi kumrular, ne nazik ve kumru gibi düşünceli…
Kumrular, bir çift kumru gibi durdular öyle pencerede ben bu yazıyı yazarken. Kafalarını eğip eğip baktılar. “Sizi yazıyorum” diyesim geldi. “Sizi yazıyorum ve sizin gibi kumrular yüzünden hâlâ dünyanın döndüğünü.”
Yatma bıçak altına sen de. Git kendine kendin gibi bir kuş bul, taze bir bahar ya da gamlı hazan. Böyle yaşayıp gidiyoruz çünkü. Yılıyoruz ve sonra yeniden ayağa kaldırıyor bizi bize benzeyenler. Sanki yeniden düşmeyecekmişiz gibi değil, öyle bir söz hiç vermeden.
Ama hayat küçük bir şey zaten. Sen, ben ve senin gibi kuşlar. O kadar. Gerisi çoğu kez gaflet ve dalalet. Sonra işte kuşlar uçuyor, söz veriyorlar sana, senin gibi olacaklarına…

Ece Temelkuran-2008

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Hikaye

Felek-Neyzen Tevfik

Yamansın her zaman aldattın beni,

Kâh düşürdün kâhi kaldırdın felek!

Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden,
Issız vâdilere saldırdın felek!

Rehbersin dedin ben ise kördüm,
Elimle başıma çok çorap ördüm.
Kendimi bıraktım âlemi gördüm,
Hesapsız günahlar aldırdın felek!

Şifadır dedin zehir tatdırdın,
Gençliğin okunu boşa attırdın,
Körlerin yurdunda ayna sattırdın,
Çıkmaz sokaklara daldırdın felek!

Barışmadı gönlüm merd ile zenle,
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle
Hicran köşesinde bozuk düzenle,
NEYZEN’e her telden çaldırdın felek!

Neyzen Tevfik

Yorum bırakın

Filed under Şiir

Değişim-NLP-Davranış Sanatı

Hugh Jackman’a Conan O’Brian soruyor.”Hollywood’un en mütevazi ve iyi kalpli insanısın.Bunu nasıl başarıyorsun” Hugh Jackman cevap veriyor.”Bu işin piri ben değilim, George Clooney.Herşeyi O’ndan öğrendim”

Sonra George Clooney’in ilk karşılaşmalarda insanlara nasıl davrandığını ve durumu nasıl idare ettiğini anlatıyor;

”Bir ortama girer girmez sen fotoğraf çektirmek için ona doğru yönelince senden önce davranır,burnunun dibine kadar sokulur,hatırını sorar,iltifat eder,elini göğsüne koyar ve sen bu vücut temasının sarhoşluğu içinde iken de yanından uzaklaşıverir.Yani sen o sırada ne cep telefonu ile fotoğraf çekmeye vakit bulabilirsin ne de birşeyler konuşmaya cesaret.İşin gerçeği o yanında geçip gittiğinde yüzünde hoş bir tebessümle kalakalırsın”

Düşünsenize elde belkide bir hiçlik ama George ile göz göze gelmenin sana o tattırdığı dayanılmaz haz ve mutluluk.İki tarafında mutluluğu söz konusu. İşte idare etme sanatı.

Bu konu aslında NLP’ye de giriyor.Peki Nedir NLP?Hep duyuyoruz ya..Yaşam Koçlarında NLP sertifikam var diye.

Nöro: Yaşamdaki deneyimlerimizin beş duyumuz aracılığı ile algılanması ve işlenmesi.
Linguistik: Sözlü ve sözsüz iletişim ve davranışlarımız aracılığı ile düşüncelerimizi yansıtma tarzımız.
Programlama: Zihnimizin iç programlarını kullanarak düşüncelerimizi ve iletişimimizi belirlediğimiz ve arzuladığımız hedeflere ulaşacak şekilde düzenlemek.

NLP’nin doğum yeri Amerika.Belli becerilere sahip olan insanlarla ,bu becerilerde uzman olan kişiler arasındaki farkı irdeleyen NLP’nin amacı aslında bir çeşit mükemmel performans elde etmek.Performans da en çok aslında iş hayatında önem arzediyor günümüzde.Bir tür davranış bilimi.

Yani “Siz” deki en iyiyi ortaya çıkarma sanatı.

Mesela iş hayatına bakarsak araştırmalara göre çalışanların hayalkırıklıklarının başında yetki belirsizliği,hedef ve performans konusunda zayıf iletişim ve kaynak yetersizliği gelmekte.İletişim herşey.Ne yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Yaptığımızda ulaşacağımız nokta neresi? Buna uygun muyuz? Bu ve bunun gibi sorulara verilen cevaplar birşeyi tamamlama ve başarma arzusu içinde olan çalışanlar için önemli.Çünkü bu bir takım oyunu.

Birçok çalışan kendilerine verilen görevi yerine getirebilmek için yeterli yetkilere sahip olmaları gerektiğine inanmakta.Takım oyunu burada da devreye giriyor. Yöneticiler çalışanlarla doğru iletişimi kurabilseler ve görevin amacını yani hedefi doğru aktarabilseler çalışanlar da görevlerine özveri ile sarılabilirler.Duygusal ve mental doyum çok önemli.

Aksi halde ufak bir detay gibi gözüken bu tür problemler şirkete uzun vadede zarar veriyor.Çünkü ne yapacağını ve ne yaptığını tam olarak bilmeyen bir çalışan psikolojik bıkkınlıkla başbaşa kalıyor.Emeğine saygı duyulduğundan bile emin olamayan birey bir süre sonra gayret göstermeyi bırakıyor ve verimliliğini kaybediyor.Yaratıcı olmaktan uzaklaşıp ezber iş yapmaya ve bir süre sonra da işinden sıkılmaya başlıyor.

NLP burada devreye giriyor ve bireyi tek tek ele alıyor.Derinine iniyor,ahlakı değerlerini sorguluyor ve bunlara anlamlar yüklüyor.

Sadece iş hayatı değil ilişkilerde de yol gösterici bir vasfa sahip.İlişkiyi nasıl kurmalısınız,nasıl sürdüreceksiniz gibi konularda rehberlik ediyor.Yaşam koçu denen yeni meslek tam da buna yoğunlaşan grup aslında.Hayatta egonuza yenilmeden neyi gerçekleştirmek istiyorsunuz,mesajınızı karşı tarafa nasıl ileteceksiniz,tam olarak ne istiyorsunuz ve ne bekliyorsunuz.Aslında bunun için illa bir uzmana ihtiyacınız var mi diye merak ediyorsanız bence yok.Bu kendini sevmek,kendini keşfetmek ve kendini merak etmekle ilgili.Aslında teknoloji ile donanan hayatımız ruhen bir o kadar fakirleşmiş durumda.Yasam kalitemiz belki yükselmiş olabilir ama sosyal bir varlık olan insanın sosyal kalitesi artık yerlerde sürünmekte.Mektup yazmıyor,aramıyor kim ne yapmış facebooktan takip ediyoruz.

Fatura ve ev,araba kredisi ödeyeceğim diye oradan oraya koştururken uykumuzun ve huzurumuzun kalitesi bile ortada.

Sevdiğimizle iletişim kuramıyor ama tüketen bir varlık halinde sürekli talepkar bir şekilde burnumuzdan soluyoruz.

Peki sonra ne oluyor?

Sonra Aşkım Kapışmak diye bir adamı goruyoruz tv’de.Kaybolduğumuz dünyada bir ışık.Hayran hayran onu izliyoruz.Aslında bildiğimiz şeyleri bize hatırlatsa da adam bizi mutlu ediyor,NLP sertifikası almış,bizim ruhumuza dokunuyor.Olduğumuz şeyden memnun olmuyor ve bundan nasıl kurtulmamız gerektiğini bilmiyoruz.Aşkım Kapışmak ve onun gibiler işte bize o yolu gösteren kişiler.Bunu öğrenmek için kesenin ağzını açıyoruz.

Aslında ödevimizi iyi yapsak,kendi ruhumuzun suyunu iyi versek,toprağımızı güneşe çıkarsak,kendimizi beslesek belki de o zaman o ele hiç ihtiyacımız olmayacak ve değişim cesaretini kendi içimizde bulabileceğiz.

Sibel Gökmen-Ocak 2012

Yorum bırakın

Filed under Araştırma, Editör'den, İş Hayatı

İsme Takığızdır Biz!

Mahsun Kırmızıgül’ün dizisindeki güzeller güzeli kadersiz mağdur kızın isminin “Hayat” olduğunu izleyince aklıma geldi.

İsme takığızdır biz..

Enez’de bir aile dostumuz vardı.Emekli hakim Nurhan Teyze.Onun öğretmen olan kızı, Gülhan bir okul bahçesinin köşesinde bir kedi yavrusu bulmuş bir zaman.Köpekler yaralamış,her tarafı pire ve yara içinde.Bir bacağı aksayan.

Veterinerler,bakımlar derken evlat edindiler kediciği.Bir isim verdiler.Adı, “Hayat”..Top gibi,”Hayat”.Aksamıyor da bacağı üstelik.

Mağdurun ismidir “Hayat”.Kadersizliğe,talihsizliğe rağmen yeniden doğuşu simgeler.

Biz de bir kedi almıştık sokaktan ben küçükken.Dişi idi.Adını “Cemile” koyduk. “Anan öle Cemil,baban ölee Cemil,öksüz kalasın Cemil, oy Cemil” türküsünden esinlenerek.Gerçek!

Çarkıfelek sunucusu Özlem Yıldız armator zengin bir ailenin oğluyla evlenmişti yıllar önce.Çocukları 6.5 aylık mı ne doğmuştu.Hastanede gözyaşları yaşayacak mı yaşamayacak mı diye.Bebeğe “Demir” ismini verdiler.Kocaman olmuştur şimdi “Demir” bebek.Hayat “Demir” gibi tutunsun diye koydular muhtemel ismi.

Yeşilkoy’de arkadaşımın teyzesi vardı.Çok geç çocuk sahibi olmuştu.Bir kıymetli,bir kıymetli.Çocuğunun ismi “Güçlü” idi. Kürdan gibiydi Güçlü’nün bacakları.Üflesen uçacak.

İsme takığızdır biz.

Erkek ve kız tarafı kimi zaman birbirine girer isim olayı yüzünden.Hangi büyük dedenin,büyük anneanne yada büyük babaannenin ismini versek babında.Yabancılarda da vardır bu.Junior ( küçük) onlara özgüdür.Baba George, oğul George Junior.Bitti gitti.İspanyollar bu işi net şekilde çözenlerden.4 isimli onlar hem kız hem erkek soyadını da alıyorlar,kavgaya karşı kısmen emniyet sibobu bir nevi.17 yaşındayken görevli olduğum Dünya Voleybol Şampiyonasında  Porto Riko Takım kaptanımız vardı Manuel Alejandro Torres Suares.O zaman öğrendim bu durumu.

Benim bile hikayem komiktir.Annem abimle sohbet etmiş isim konusunda bana hamileyken.”Oya koyalım mı kardeşinin ismini” diye sormuş .”Yok” demiş abim.” Oya olmaz!,Oya oya yağlı boya diye dalga geçerler”.

“Neşe koyalım öyleyse” demiş.”Yok” demiş.”Dalga geçerler,Neşe neşe git duvara işe derler.İstemem.”

Mahallede bir Sibel var imiş.Güzelliği ve zekası ile meşhur.Annemin hayran olduğuAnnemin saçları kıvırcıktır.Sibel’inse hafif dalgalı pırasa gibi.Bir kızım olsun Sibel gibi olsun saçları demiş içinden.Kendi kıvırcık saçlarından bıktığı için.O zamanlar fön denen şey yaygın ve ucuz değil tabiki.Annelerin kızlarının saçını ütülediği dönemler.Abime sorulmuş onay alınmış “Sibel” ismine.

İsminin hikayesi budur.Afralı tafralı bir hikayesi yoktur.Yok efendim bereket tanrıçasından esinlenmiş, yada bütün güzel şeylerdir gibi hava basamam.Gerçektir.Şaka gibidir ama şaka değildir.Saçlarım da hafif dalgalıdır.Annemin dua tutmuştur.

İsme takığızdır biz.

Düşünün bir..Sizin isminizin hikayesi nasıl?

Sibel Gökmen,Kasım 2011

4 Yorum

Filed under Editör'den

Arkadaşlık

Sahip olduğumuz her bir arkadaş içimizdeki dünyayı tarif eder.Eskiler ne der bilirsiniz “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”..

 

Arkadaşlar kim olduğunuz,nelerden hoslandığınız,neleri taşıdığınız konusunda fikir veren insanlardır.Sırdaş,dost olmalıdırlar.Her ne kadar sosyal medya nedeni ile doğru düzgün yüzünü görmediğiniz onlarca hatta yüzlerce arkadaşınız olsa da başınız derde girdiğinde ,yada yere düştüğünüzde kim el verecektir size? Kaçı gerçek arkadaşınız?

 

“Bazen çok kızıyorum ama o benim arkadaşım” diyen annemi düşünüyorum. 50 senelik arkadaşının artık merdiven inip cıkamadığını ve tekerlekli sandalye ile yaşamına devam ettiğini söyleyen annemi.Çocukluk, genç kızlık, evlilik, boşanma,fakirlik,zenginlik,cenaze,düğün,doğum,çocuklarının yaptığı evlilikler hatta,hatta cocuklarının boşanmalarını yaşamışlar.İhaneti,mutluluğu,dargınlığı,barışı,bazen savaşın en ağırını görmüşler.

 

Eskiden arkadaşlıklar uzaklık tanımazdı.Mesafeler olsa dahi mektuplarla yaşanırdı.O mektuplarla büyürdünüz,o mektuplarla kalp kırıklıklarınızı yada masum bir aşkla pırpır eden yüreğinizi anlatırdınız  uzaktaki arkadaşınıza.Kim daha güzel zarfta gönderecek mektubu,kim daha güzel süsleyecek mektup kağıdını..Yarışırdınız tüm masumiyetinizle.Şimdi sosyal medya denen şeyler nedeni ile mektuplaşmalar kesildi, doğumgünü dilekleri facebook üzerinden bir iki cümle ile geçiştirilir oldu.Facebooktaki arkadaşlarınızın kaçı sizin arkadaşınız hiç düşündünüz mü?

 

Hiç tanımadığınız insanlar aslında listenizi süsleyen plastik çiçekler gibiler. Kokmuyorlar,hissetmiyorsunuz.

 

Teknoloji hayatımızda hız kazanalı beri haberdar değiliz birbirimizin hayatından.Ruhsuz sms mesajları ile bayram kutluyor,e-davetiyelerle renkli bir kaç ana dair haberler veriyoruz tanıdıklarımıza.

 

Arkadaşlık adı altında kurduğumuz çoğu ilişkinin temelinde bile networking denen  “Onu tanımam işime nasıl yarar” duygusu var.İtiraf edin.Birini tanımak ,arkadaşım o benim demenin temelinde adını anmak istemesek de çıkar ilişkisi mevcut.Arkadaşlık adı altında aslında köpeğin köpeği yediği dünyada bir “İş Stratejisi” yatmakta.Soğuk ve değersiz.

 

Birşeyleri bedavaya getirmek değildir arkadaşlık.Yada yanına yanaşırsam birileriyle tanışırım gibi bir duygu da değildir.Arkadaşlık koşulsuz bir hayat paylaşmaktır.Fakir düşersen bir tavuk alıp gitmektir evine mesela.Onun karnı doysun diye.Kalbi kırıldığında acıyan kalbine elini koymaktır.Evleneceği zaman ondan çok heyecan yapmaktır arkadaşlık.Kazık yediğinde onunla birlikte öfkelenmek.

 

Herseyin ötesinde arkadaşlık zamanın,hayat yoğunluğunun,onlarca iyi yada kötü şeyin seni ele geçirmesine izin vermemektir herhalde.

 

Anneminki gibi geriye :”Bazen kızıyorum ama o benim arkadaşım” diyebilmektir arkadaşlık.

 

Dilerim geç kalmadık arkadaşım dediğimiz insanlarla bunu yaşamakta.Çünkü bu herhalde en büyük lüks olsa gerek şu kendini kaybetmiş dünyada.

Sibel Gökmen-Eylül 2011

 

 

4 Yorum

Filed under Editör'den

Twitterda Bir Ahmet Hakan Hikayesi-Başka Başka Yaşamlar

İnsanlar vardır evde başka,işte başkadır.Yıllar önce bir arkadaşımla limonatamızı hüplerken Amerika’daki kendine kök söktüren fizik profesörü hakkında konuşmuş idik. Bana dedi ki ,” Bana o kök söktüren adamı evinin bahçesinde gördüm. Torununun önünde amuda kalkıp şaklabanlık yapıyordu ,o adam aynı adam değildi sanki.”

 

Nedense bunu hiç unutamam.Hayat dediğiniz şey anlardan ibarettir denir ya.İşte o an kaydoldu beynime.

 

Sonra Önay teyzeyi düşündüm.Önay teyze değerli bir profesor kendi alanında.Çapa’da üniversite hastanesinde yıllardır mesleğine ve kendine değer katıyor.O bizim Önay teyzemiz olduğu için aile içinde kendi halinde gördüğüm o kadını bir gün Çapa’da gördüm.Bu kadın aynı kadın olamaz dedim kendi kendime.Uçuyordu o beyaz önlük arkasında pelerin misali.Rüzgar gibiydi.Ve ardında 20 kadar doktor öğrencisi onun hızına yetişebilmek ve ondan birşeyler öğrenebilmek için adımlarını sıklaştırıyordu.

 

İnsanlar çok şey olabiliyorlar.İnsanlar herşey olabiliyorlar.Evde başka, sokakta başka,mesleklerinde başka olabiliyorlar.Heryerde aynı olmak zorunda değilsin ki?

Aksine çok yönlü kişiliklerde bu tür davranışlar normal karşılanmalı.Sizce de öyle değil mi?

 

Mesela twitteri takip ediyorum ve Ahmet Hakan’a yönelik enteresan yaklaşımlar görüyorum.Biri diyorki “Tarafsız Bölge’deki adam siz olamazsınız.”

 

Neden?

 

Yada “Kanal 7’den sonra çok değiştiniz,şöylesiniz böylesiniz.”

 

İyi de,insanların dünü bugününe benzemez ki.. İnsan denen şey sürekli değişmeli ve gelişmeli.Değişmiyorsanız sizde problem yok mudur mesela? Şahsen ben bir kitap okurum farklı bakarım hergünki baktığım olaya.10 sene evvelki benle şimdiki ben arasında  fark vardır.

 

“Çok boş konuşuyorsunuz” diyen oluyor mesela.İnsan sürekli dolu ve ciddi mi konuşmalı? Geyik yapamaz mısınız? İnsan heran evinde salonu yaşamaz arada da tuvalete girer öyle değil mi? Sürekli bir ciddiyet arama ihtiyacı neden?

 

Ahmet Hakan sonuçta twitteri stres atma, geyik yapma bunu yaparken de beyin fırtınası yaparak kafasındaki bazı şeyleri harmanlama amacı ile kullanıyor olabilir. RT de ediyor üstelik kendisi hakkında yazılanları.Bir trafik yaratmış.Neden şaşırıyor insanlar Cnn’deki Ahmet Hakan’ı twitterda farklı görünce?

 

Farklılıkları kabullenemezken ve hakaret ederek dikkat çekmeye çalışırken insanlar acaba kendi sıkıcı dünyalarını mercek altına alıyorlar mı?

 

Açıkçası ben keyifle okuyorum herşeyi ve hiç de sorgulamıyorum.Farklı yüzlere sahip insanları görmek keyifli.

 

Çünkü Twitter özgürlükler dünyası.

 

Çünkü ben profesörü ve onun torununu biliyorum.

 

Sibel Gökmen- 27 Temmuz 2011

Yorum bırakın

Filed under Editör'den

NELER OLUYOR HAYATTA..

Japonya’daki deprem ve tsunami dünyanın üçüncü büyük ekonomisini resesyona sürükleyip yıkıcı etkiler bırakırken tüm gücü ile toparlanmaya çalışıyor.

Amerika Cumhuriyetçi partinin öngördüğü federal harcamalara ilişkin gelir gider planını kara kara düşünedursun,bu bizi dolar bazında etkiledi gibi.Dolar 1.72 TL.Long Island civarındaki Craigslist Ripper olarak bilinen seri katilin kurban sayısı 4’e çıktı.

Ve  dünyanın kuşkusuz en büyük yeteneklerinden biri olan uyuşturucu ve alkol bağımlısı 5 Grammy ödüllü 27 yaşındaki R&B ve Jazz sanatçısı Amy Winehouse’u kaybettik.

Bir Musevi kızıydı Amy Winehouse.Babası taksi şoförü annesi eczacı olan bir çiftin en ufak kızları.10 yaşında şarkı söylemeye başladı.İlk gitarını aldığında 13 yaşında idi.O zamanlar hiç problemi yoktu.Herşeye belki de 2002 senesinde keşfedilmesi ve medyanın ilgisini çekmeye baslaması sebep oldu.Aşk acısı da üzerine tuz biber.

Nereye bağlayacaksın diyebilirsiniz.Hayat çok ilginç.Dünyanın dört bir yanında birşeyler oluyor.Bir yanda açlık bir yanda Dünya sağlık örgütünün yayınladığı rapora göre çöpe giden 1.3 ton yiyecek.

Düğünler cenazeler.. Sırf Türkiye’de değil tüm dünyada gündem karışık, karmaşık ve dinamik.Eskiler der ya bereketi kaçtı herşeyin.Dünyanın toptan bereketi kaçtı sanki.Bir yandan geliyor bir yandan gidiyor ne var ne yoksa.Yaşamaktan birşey anlamıyor gibiyiz.Farkındalıklarımız azaldı.Malatya’da cüppesini çıkaran imam dedi ya “Bu duyarsızlıkla ne namaz kabul olur ne de oruç “diye..O hesap.

Bizler aslında dünyamızı çok seviyoruz derken bu konuda bile tek amacımız nasıl para yaparız.Çevre dostu ürünler trend oldu,herkes bundan ekmek yeme peşinde.Otun bokun çevre dostu çıkmaya başladı.Kimse aslında çevre dostu ürün ne demek, doğada çözünür ne demek, gübreleşen ürün ne demek bilmiyor. Test raporlarına güveneceksin desen test raporu almak o kadar basit ki..Paraya bakıyor.

Hala denizlerde kola kutuları oradan oraya savruladursun bizler hala petshoplarda hayvan alıp satıyoruz.Bakılamayan hayvanlar da barınaklarda istifleniyor.Sevgimizi tam yerine getirebilsek keşke..

Yani dünyanın tadı tuzu kalmadı.

Bir yemekte konustuğumuz,öbür dünyaya, dervişlere ve ruhlar alemine inanan arkadaşımız “Hayat gerçek inananlar için daha zor artık “dedi.”Çünkü kötülük çoğaldı ,gerçek inananlara daha çok yüklenir oldu kötü ruhlar,büyüler” diye de ekledi.Önce gülümsedim ama sonra “Öyle mi acaba?” diye düşünüp kendime sormadan edemedim ne yalan söyleyeyim.

Dün bir psikolog ile tanıştım.Yakında bir kanalda programa başlama durumu da varmış.Kitap yazıyormuş.Bana kahve falı baktı.Kendi kendine durup dururken masada otururken “sana fal bakmak istiyorum” dedi.Sevimsiz birkaç şey söylese de takıldığım faldan öte onun mesleği ve fal arasındaki bağlanti idi..Karikatürlük bir durum.Terapi koltuğundasınız,psikoloğunuzun elinde bir kahve fincanı ve birşeylere çok üzülmüşsün diyen bir ses..

Enteresan şeyler oluyor.

Ve gündem-Magazinsel..

-Efendim Ali Taran kalp krizi geçirmişmiş cinsel uyarıcı ilaçlar yüzünden.Ayşe Özyılmazel de bunu yalanlamış ve rahat bırakın bizi demiş.Yoook Ayşe yoook.Onu en başta düşünecektin.Hahaytt diye show gibi evlenip elinde evlilik cüzdanını bir bok varmış gibi sallarsan daha seninle çok uğraşırlar.Marifet 60’lık kocayı koluna takmakta değil yaşı yaşına uygun aslan parçasını koluna takmaktı.Sen zaten bitmişsin.Evde kalma sendromu ile seni alabilenin üzerine atladın.

-Twitter’da Cem Özer’i takip etmeye başladım.Cem Özer itici gibi gözüken ama aslında beyinsel olarak oldukça çekici bir adam.Mantıksız hiçbirşey konuşmuyor ve gayet bilgi sahibi.Bu twitter enteresan bir yer bazı insanların kendilerini gerçek yüzleri ile ifade edebilmelerine memnun oluyorum.

-Burcin Bildik ölen eşinin ardından Ayse Arman’a içini dökmüş.”Koca dağdır, kadın da onun üzerindeki kar” demiş.Ortalık edebiyat kaynıyor..Kar dağı süslemeye mi yarar? Neye yarar? Kar güneş ışınlarını %50-90 arası yansıttığından UV ışınları katlanarak gelir aslında.Yani radyasyon açısından iyi değildir.

Nasıl bir edebiyattır anlamadim ki ben?

-Ve Aziz Yıldırım hala içeride.Geçen gün Tv’de koca koca adamlar ağlıyordu Fenerbahçe toplantısında.As başkan Nihat Özdemir konuşamadı bir an göz yaşlarını silip yutkunurken. Ne olursa olsun tüm bu olanlar geçmişi 1907’lere dayanan bir klübun haketmediği şeyler diye düşünüyorum.Çünkü çamur var ise herkese bulaşmıştır.Delil olması, olmaması birşeyi değiştirmez.Lig FB’den ibaret değildir. Hukukta yazılı kanun kadar hakimin etik olarak kabul ettiği kişisel düşünceleri de kararlar üzerinde etkilidir.Biraz da bu pencereden baksa insanlar.

Sibel Gökmen -25 Temmuz 2011

Yorum bırakın

Filed under Editör'den